Menü

Acı ve Zafer Film Eleştirisi

Başrollerini Antonio Banderas, Penelope Cruz, Leonardo Sbaraglia, Asier  Etxeandia  ve Nora Navas’ın paylaştığı  Pedro Almodovar’ın son filmi Acı ve zafer Cannes film festivalinde görücüye çıktıktan sonra ülkemizde de filmekimi kapsamında gösterildi ve nihayet sınırlı kopya ile de olsa vizyona da girdi. Artık 70’li yaşlarını sürmeye başlayacak olan  Almodovar’ın da pişmanlıkları, verilecek hesapları  ve bunları bir şekilde ifade etmeye ihtiyacı olsa gerek ki özyaşamsal demese de yaşamından izler taşıdığını kabul ettiği bir film ile karşımızda ve yönetmenin  kendi hikayesini bu denli samimiyetle ve tarafsızca anlatabilmiş olması taktire şayan.

Film yaşını almış bir yönetmenin sağlık sorunlarının da etkisiyle gitgide içine kapandığı bir döneminde bir yandan tüm yaşamında izler bırakmış insanları, olayları hatırlamasını,  öte yandan da geçmişle hesabını kapatmaya çalışmasını  anlatıyor. Annesi ve çocukluğunun anıları, yarım kalan bir aşk ve yitirilmiş bir arkadaşlık bu hesaplaşmanın ana başlıkları. Almodovar’ın adeta bir yumak gibi tasarladığı filmin ucu, yıllar önce çekmiş olduğu ve büyük başarı kazanan bir filminin yeniden gösterimi. 30 yıl önce çektiği film, büyük ses getirmesine karşın, gençlere özgü, önünde koca bir ömür olmasının verdiği şımarıklıkla filmi  beğenmemiş ve bunun faturasını da başrol oyuncusu olan Frederico’ya( Leonardo Sbaraglia)ve onun uyuşturucu bağımlılığına kesmiş olan Salvador Mallo(Antonio Banderas)filmi tekrar izlediğinde Frederico’ya haksızlık ettiğini düşünür. Pain and Glory’nin repliklerinde de  açıkça söylendiği gibi film aynı filmdir aslında  ama Salvo artık onu bambaşka bir gözle izlemektedir. Salvo filmin gösterimini birlikte yapmalarını istemek için Frederico’nun kapısına dayanır. Bu karar  haksız yargılarını değiştirecek, empati kurmasını, annesiyle vedalaşmasını sağlayacak ve ilk aşkını, ilk tutkusunu anımsatacak bir süreç başlatır.


Annesini(Penelope Cruz) kısa süre önce kaybetmiş olan Salvo’nun o  hayattayken ona bakıp ihtiyaçlarını karşılayan, daha genç, dinamik daha uyumlu biri olduğunu görüyoruz. Ebeveynin kaybının acısının yanında,  ona ihtiyacı olan kimse kalmamış olması savunmasızlığını da arttırıyor. Artık birinin çocuğu olmamak daha yaşlı ve yorgun kılıyor onu.  Annesinin genç ve yaşlı halinin arasındaki fark ta dikkate değer ve filmin ana söylemine katkı sağlıyor. O güçlü ve güzel kadından geriye kalan da, onun istediği evlat olamamış olmak ta  Salvo’nun kalbini kırıyor. Herşeyin üzerine üzerine geldiği, kendisine acıdığı karanlık günlerden geçerken, en çok çocukluğunu hatırlıyor, insanın gizemli hafıza yapısında ilk yaşanan, öğrenilen en geç unutuluyor ve filmin en etkileyici unsurlarından bir olan kurgusu bunu hassasiyetle vurguluyor. Perdede hikayesi yavaş yavaş önümüze serilen Salvo adeta bulduğu ipucunu takip eden bir dedektif gibi ama bazı olayları o tetikliyor, bazıları onu buluyor. Tüm bunlar olurken de o hep yanıtı geri dönüşlerle filmin kalbine son derece ustalıkla yerleştirilen çocukluğunda arıyor. Ve sonunda, biraz da Almodovar filmlerinde görmeye alışık olduğumuz tesadüfler sayesinde geçmişin güzelliklerine sarılıyor Salvo, bu da kendisi için bir gelecek, devam etme gücü bulmasını sağlıyor.


Almodovar gerçekten de çok iyi bir hikaye anlatıcısı. Hikayelerini çekici kılan küçük dokunuşları sayesinde göze sokmadan seyircinin kalbine  değmeyi başarıyor. Pain and Glory  doğal olarak merkezine yerleştirdiği ana karakteri Salvo’nun etrafında dönerken flashbacklerle anlattığı çocukluk anılarını annesinin dere kenarında söylediği şarkı ile süsleyerek  filmin içine çekiveriyor seyirciyi. Açılışta bir başka renkli, eğlenceli ve sıradışı sahne de Salvo’nun hastalıklarını anlattığı kısım.
Pain and glory’nin renk paletine, sımsıcak müziklerine ve sanat yönetimine de elbette diyecek söz yok. Salvo’nun evi tek başına onun hakkında o kadar çok şey söylüyor ve göze o kadar güzel görünüyor ki. Almodovar ile birlikte çalışmaya  başladığı 20’li yaşlarından beri filmlerinde giydiği canlı renkler, kırmızılar, yeşiller hem Banderas’a hem de filme çok yakışıyor. Kendisi de yaş almış olan Antonio Banderas sakin ve içten  oyunculuğu ile kariyerinin en iyi performanslarından birine imza atıyor kuşkusuz. Salvo’nun umudu, kırgınlıkları, pişmanlıkları, sevinci ve hüznü onun iri gözlerinden son derece samimi şekilde izleyiciye geçiyor. Salvo’yu sevmemizde onu anlamamızda aktörün büyük payı var ve sanki onun Almodovar’ı, yapmak istediği filmi gayet doğru hissetmesinin de seyirciye geçen duyguya büyük katkısı var.

Acı ve Zafer barışmakla ilgili bir film. Hayatla, kendinle, yaşlılığınla barışmakla… Pişmanlıklarınla baş etmekle, düzeltebileceklerini düzeltmeye çalışıp, düzeltemediklerinle  yaşamayı başarabilmekle ilgili. Yaş almak bambaşka, besbelli depresif bir bir ruh hali. Zamanım varsa, artık ne kadar kaldıysa kim olduğumu unutmadan, hatalarıma da sahip çıkarak, küsmeden, hırpalamadan  yaşamak istiyorum diyor Almodovar perdeden seyirciye. Ustaya kendi yolunu sanatıyla buldurduğunu düşünmek istediğim, yarın kapımızda bulacağımız günlere dair sımsıcak, hem hüzünlü hem de umutlu bir film Pain and Glory, iyi seyirler…

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.