Menü

Black Mirror 4. Sezon Eleştirisi

Charlie Brooker tarafından yaratılan ve her bölümü ayrı hikayeler anlatan Black Mirror ilk iki sezonunda yeni kullanmaya başladığımız teknolojilerin ve sosyal medya etkileşimlerinin doz aşımında yaşanabilecek trajedileri anlatırken hepimizin her an o uçurumun kenarında durduğunu, bu platformların insanın ikiyüzlülüğünü nasıl besleyebildiğini gözler önüne sermişti. Yani ilk iki sezonda dizi açık seçik seyirciyi hedef alarak bu teknoloji geliyor ama sen bununla başa çıkabilecek misin diye sormuştu. Dünya çapında uyandırdığı geniş yankı da hem zamanlamanın doğruluğunun hem de içerik olarak ne kadar yerinde konuları deştiğinin kanıtı gibiydi. Ama ne yazık ki ilk iki sezondan, yani seyirci ilk şoku atlattıktan sonra Netflix tarafından satın alınan dizinin yaratıcısı değişmemiş olsa da bakış açısı bir hayli değişmişti. Evet yine son derece özgün fikirler içeriyordu, evet yine zaman zaman twistleriyle sarsıyordu ama bir anlamda seyircisi ile uğraşmayı bırakmıştı. Onun yerine sanki tembihlediklerini yapmazsak güvende olduğumuz hissiyatı geçiriyordu bize. Örneğin pedofil değilsek şayet bizi gizlice gözleyip şantaj yapan olmazdı. Ya da sosyal medya puanı, dolayısıyla daha iyi bir ev bir hayat standartı için çabalamaz, aç gözlülük etmezsek o kadar da dibe vurmazdık, gibi. Doğrusu bu bakış açısına sahip 3. Sezon yine Netflix tarafından yayınlanan ve yine Charlie Brooker tarafından yaratılan 4. Sezon için beklentileri de biraz törpülemişti.
Nihayet yayınlanan 4. Sezon bakış açısını yine biraz değiştirerek sosyal medyanın yakasından düşüyor. Çok genel olarak bilince, bilinci yaşatma, transfer etme etiğine bunun teknolojik ve psikolojik boyutlarına, anılara, hafızaya belki çok derinlerde hayatta olmanın anlamına takılmış gibi görünüyor ama ne yazık ki bazı bölümlerinde yine çok iyi fikirler içerse de bu iyi fikirlerle ne yapacağını pek bilemeyen bir görüntü çiziyor. Bazıları ise maalesef Black Mirror bölümü gibi bile gelmiyor.

USS Callister 6/10
Callister adında bir şirketin kurucusu ve İnfinity sanal dünyasının yaratıcısı olan Daly, silik biri olduğu ve hem pazarlamacı ortağı hem de şirket çalışanları tarafından hor görülmekte olduğu için çareyi hayranı olduğu dizinin (uzay yolu) bir smülasyonunu yaratmakta bulmuştur. Şirkette onu aşağılayan herkesi kopyalayıp(!) bu sanal dünyaya hapseden Daly onlarla oynamaktadır. Fikir gayet iyi görünse de bu kopyalama DNA’ları üzerinden olunca fiziksel bir algı bir gerçeklik oluşturuyor kafamızda. Oysa her şey simülasyon ortamında gerçekleşiyor . Yani kopyaların canlı olmayıp sanal ortamda bir item olduklarını unutturarak algımızla oynayan dizi aslında bildiğimiz manada var olmayan kopyalara eziyet ettiği için bir bakıma asıl madur Daly’e diş bilememizi sağlıyor ki bu karakter için yazılan son da hesaba katıldığında olay çok daha tartışmaya açık hale geliyor. Üstelik gerçek hayatta zaafları, kibirleri olan, birbirlerinin belki de kuyusunu kazan bu karakterlerin kopyalarının birer erdem ve cesaret örneği olması da ayrı bir tutarsızlık. Bunlara takılmadığınız taktirde bölüm uzay yolu nostaljisini, sanal gerçeklik temasıyla harmanlayarak gülümsetmeyi, bir yere kadar bizi oyalamayı başarıyor. Kopyaların isyanının komponentleri de biraz derme çatma ama dizi uzay yolu kısmı sayesinde parodi formatını kullanabildiğinden çok ciddiye almadan izlememizi sağlıyor ki bu bile bir Black Mirror bölümünde görmeye alışık olmadığımız bir tutum.

Arkangel 7/10
Jodie Foster’ın yönettiği bölüm dizinin ilk iki sezona en yakın, en ciddi argümanı olan bölümü bu sezonun kanımca. Bekar bir annenin çocuğunu kaybetme korkusunun çocuğun beynine yerleştirilen çip sayesinde yavaş yavaş onu kontrol etme saplantısına dönüşmesini anlatıyor. Aslında ebeveynlerin çocuklarıyla girdikleri hiçbir mücadeleyi kazanamayacaklarını, onları ele geçirmeye çalıştıkça kaybettiklerini, korumaya çalıştıkça tehlikeye daha açık hale getirdiklerinin altını çiziyor. Çok daha karanlık yerlere gidebilecek öykü sezonun geneline hakim olan elindeki malzeme ile ne yapacağını bilememe sorununa yakalanıp biraz sarkıyor. Sonu çarpıcı ama Black Mirror’un sınırlarımızı zorlamaya niyeti olsa çok daha çarpıcı olabileceğini düşünmeden edemiyorsunuz.

Crocodile 5/10
Mia’nın gençliğinde erkek arkadaşı ile birlikte karıştığı kazanın ve birinin ölüme sebep olmasının üzerinden 15 yıl geçmiştir. Evlenmiş ve çocuk sahibi olmuş, işinde gayet başarılı olan Mia bu sırrın su yüzüne çıkması ihtimalini ortadan kaldırmak için her şeyi göze alır. Bölümün en önemli özelliği insanların beynine bağlandığında tam olarak hatırlayamadıkları anılarını, farkına varmadan gördüklerini ortaya çıkarabilen bir alet ve buna bağlı tesadüflerin Mia’yı tehdit eder hale gelmesi. Evet fikir olarak iyi ama odağına aldığı karakterin motivasyonlarını Andrea Riseborough’un iyi performansına rağmen tam olarak seyirciye geçiremeyen dizi geçen yıl izlediğimiz Contratiempo isimli İspanyol filminin kötü bir kopyası halini alıyor bir süre sonra. Onun kıvrak hamlelerinden, algı oyunlarından da yoksun olunca son derece tahmin edilebilir bir hale gelip iyice tatsızlaşıyor üstelik.

Hang the DJ 7/10
Çiftlerin %98 oranında kendilerine uygun kişiyi bulmalarını hedefleyen bir çöpçatanlık sistemini anlatıyor bu bölüm. Bu sayede tanışan ve aslında birbirlerinden hoşlanan Frank ve Amy sistemin kendilerine tanıdığı 12 saatten sonra ayrılır ve başkalarıyla görüşmeye devam ederler ama akılları birbirlerinde kalmıştır. Bu bilgi, teknoloji ve sosyal medya çağında aşkın, aşık olmanın tanımı herkes için giderek farklılaşırken inandırıcı bir aşk öyküsü yazmak çekmek te gitgide zorlaşıyor. Hang the DJ’in bu nedenle en büyük başarısı başrol oyuncuları ve senaryosunun da yardımıyla bizi karakterlerinin arasındaki kısa sürede oluşan kıvılcıma inandırmayı başarması. Sonrasıysa teknolojik dokunuşla da olsa aşkın önündeki engeller meselesi. Seyri son derece zevkli, naif, romantik bir bölüm ama Black Mirror bölümü rutininden oldukça uzak bir bölüm aynı zamanda.

Metalhead 4/10
Bu sezondaki diğer bölümler kafa karışıklıklarına rağmen en azından iyi fikirlerin üzerinde yükselirken bu bölümde maalesef o kadarı da yok. Niye siyah beyaz çekildiğini de pek anlayamadığımız bir distopyada bir insanla bir robot arasındaki kovalamacayı anlatan bölüm en son karesinde insan olmaya vurgu yaptığını sanıyorsa çok yanılıyor.

Black Museum 5/10
Beşinci bölümde iyi bir fikir bulamayan Charlie Brooker bunun ardından aklına gelen küçük küçük ama belli ki çok ta güçlü olduğuna inanmadığı fikirleri bir araya toplayıp son bölümde değerlendirmiş sanki. Genç bir kızın ıssız bir yerdeki Black Museum isimli korku müzesinin sahibinden müzedeki objelerin öyküsünü dinlemesi ve ardından asıl geliş amacının ortaya çıkması olarak özetlenebilecek bölüm üç ayrı kısımdan oluşuyor. Birinci kısım insanların acılarını hissedebilir hale gelen bir doktorun buna bağımlı olma trajedisini, ikinci kısım ise hayat arkadaşı bitkisel hayata giren bireyin onu gerçek anlamda beyninde yaşatmasını konu alıyor. Bu bölümlerin her ikisi de korkunç okumalara açık ama sanki senarist sonlarını bağlamanın yolunu bulamayınca bu öyküleri üçüncü öyküye kurban ediyor. Bilinç transferini konu alan üçüncü öykü ise yine fikir olarak iyi ama anlatılma tarzı ve süreyi de diğer öykülere ayırdığından konuyu fazla derinleştirememesi nedeniyle basit bir intikam öyküsünden öteye gidemiyor.

Sonuç olarak Black Mirror efsanesinin başladığı noktadan çok ama çok uzağa düştüğünü kabul etmemiz gerekiyor artık. Bu önkabul ile beklentimizi azaltmak 4. Sezondan alacağınız tadı biraz daha arttırabilir belki. İyi seyirler…

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.