Menü

Blade Runner 2049 Eleştirisi

Philip K. Dick’in öyküsünden Ridley Scott’un yönetmenliğinde 1982 ‘de sinemaya aktarılan Blade Runner özellikle gelecek tasviri ve alt metniyle zamanının çok ötesinde geçip adını sinema tarihine altın harflerle yazdırmış bir film. Böyle bir filmin tam 35 yıl sonra gelen devam filminin yarattığı heyecan oyuncu kadrosunda Ryan Gosling(K) ve ilk filmin kahramanı Harrison Ford(Rick Deckard)’un yer alması , daha da önemlisi yönetmen koltuğuna son yıllarda kalburüstü işleriyle övgüyü hak eden Denis Villeneuve’nun oturacak olmasıyla ikiye katlanmıştı. Bu kadro yüreklere biraz su serpse de devam filminin ilk filmin mirasını nasıl etkileyeceği de merak konusuydu. Blade Runner 2049 geçtiğimiz günlerde ülkemizde vizyona girdiğinde…
yönetmenlik - 9
sinematografi - 9
müzik - 6.9
senaryo - 5.8
oyunculuk - 6.5
Kurgu - 7

7.4

User Rating: 5 ( 1 votes)

Philip K. Dick’in öyküsünden Ridley Scott’un yönetmenliğinde 1982 ‘de sinemaya aktarılan Blade Runner özellikle gelecek tasviri ve alt metniyle zamanının çok ötesinde geçip adını sinema tarihine altın harflerle yazdırmış bir film. Böyle bir filmin tam 35 yıl sonra gelen devam filminin yarattığı heyecan oyuncu kadrosunda Ryan Gosling(K) ve ilk filmin kahramanı Harrison Ford(Rick Deckard)’un yer alması , daha da önemlisi yönetmen koltuğuna son yıllarda kalburüstü işleriyle övgüyü hak eden Denis Villeneuve’nun oturacak olmasıyla ikiye katlanmıştı. Bu kadro yüreklere biraz su serpse de devam filminin ilk filmin mirasını nasıl etkileyeceği de merak konusuydu. Blade Runner 2049 geçtiğimiz günlerde ülkemizde vizyona girdiğinde maalesef tüm bu konuları ve filmi gölgede bırakan sansür skandalı patlak verdi. Filmde yer alan salt anatomik çıplaklıktan ibaret birkaç sahnenin üstelik filmin özenli görüntüsünü ve devamlılığını etkileyecek şekilde sansürlendiği ortaya çıktı. Sorumlusu ise Sony Pictures’un oryantalist yaklaşımıydı. Sony nedense filmin bazı sahnelerinin Türk seyirciyi rahatsız edeceğine hükmetmişti ki bu durumun en kısa sürede düzeltilip gerekirse filmin +18 olarak orijinal haliyle gösterilmesini umuyor ve bu tavrı kendim ve sinemaseverler adına bir kez daha kınıyorum.

filmde hunharca sansürlenen sahnelerden biri

Blade Runner sinema tarihinde yapay zekayı ele alan ilk filmlerden biridir. Hall 9000(2001 Uzay Macerası) aksine filmdeki yapay zekalar(replikantlar) insan suretinde, insandan çok daha dayanıklı ve akıllıdır. Tek eksikleri olan duygu geçmişlerine yüklenen anılarla filizlenince replikantların dört yıla indirgenmiş hayatlarını sorgulaması da kaçınılmaz olur. O günden bu yana insanoğlunun en büyük paranoyalarından biri olan yapay zekanın bilinçlenmesinin, bunun ahlaki, felsefi yönlerinin sinema dünyasında defalarca işlendiği düşünüldüğünde Blade Runner 2049’un ortaya özgün bir film çıkarması epey güç ama imkansız da değildi. Örneğin Maymunlar Cehennemi serisi yakın geçmişte çekilen üçlemeyle çıkış noktasındaki fikri hem geliştirmiş hem de üzerine başka açılımlar ekleyerek efsaneyi parlatmayı başarmıştı. Doğrusu Blade Runner’dan beklenen de tam anlamıyla buydu. Oysa film ilk filmin ruhunu yakalamayı başarsa da maalesef yapay zeka paranoyasına mantıklı bir halka eklemeyi başaramıyor.

Aynı dedektif Rick Decard gibi bir replikant avcısı olan K’nın görevi eski model, isyana meyilli replikantları bulup emekliye ayırmaktır(!) 2049 yılının replikantları tam anlamıyla itaatkardır, yaşam süreleri de artmış, kendi hayatları olmasına, toplum içine karışmalarına izin verilmiştir. Tabii bu toplumun onlara kucak açtığı anlamına gelmez, bariz ötekileştirme ve ayrımcılığa maruz kalmakta ve yine hizmet sektöründe çalışmaktadırlar. Yani topluma karışmaları, sosyalleşmeleri mümkün değildir ve K özel hayatında yalnızlığının ilacını yine bir hologram/yapay zeka olan Joi’de (Ana de Armas)bulmuştur. Replikant üreten Tyrell şirketinin yerini Neander Wallace yönetimindeki “Wallace Corporation” almıştır. K bulduğu eski replikant Sapper Morton(Dave Bautista) yok ettikten sonra bahçesinde gömülü başka bir replikanta ait kemikler bulur. Bu kemiklerin hikayesinin peşine düşen K hiç ummadığı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalır.

İlk filmin yakaladığı özgün distopik atmosferi gayet iyi özümsemiş olan Villeneuve ilerleyen teknoloji ve görüntü yönetmeni Roger Deakins’ın yardımıyla kusursuza yaklaşan sinematografisi sayesinde filmi perdede izlemeyi (sansür yüzünden bozulan sahneleri saymazsak) unutulmaz bir deneyim haline getiriyor. Bu incelikli sinematografik çalışma neredeyse tek başına iki film arasında organik bir bağ kurmayı da başarıyor. Müzikleri de karanlık atmosferine ve filmin ruhuna uygun ancak bazı sahnelerde fazla baskın kullanılması ters teperek sizi sahneye konsantre olmaktan alakoyuyor. Film ufak ayrıntılarda da oldukça başarılı. İlk filmin neon ışıklarından yarattığı hologramları kullanışı, filmin unutulmaz sahnelerinden birinde Zhora’nın üzerindeki şeffaf yağmurluğun benzerini Joi’ye giydirmeyi düşünmesi gülümsetmeyi başarıyor.
Açıkçası ilk Blade Runner da yüksek tempolu bir film değildi ve yönetmen koltuğunda Villeneuve oturduğuna göre kimse de yüksek tempo beklemiyordu. Ancak filmin uzayan süresi senaryonun da doğru noktalara dokunamaması ve aksiyon sahnelerinin azlığı nedeniyle muhteşem sinematografisine rağmen ne yazık ki filmin başına bela oluyor.
Oyunculuklar derseniz, filmin bu anlamında sınıfı ancak geçtiği söylenebilir. Harrison Ford dramatik sahnelerde Han Solo’da olduğundan daha başarılı. Ryan Gosling’in oyunculuğu ve karizması filme yeterli katkıyı sağlıyor. Ancak kötü adam kontenjanındaki rolünün ağırlığı yardımcısını canlandıran Luv(Sylvia Hoeks) ile paylaşmak zorunda kalmış olan Jared Letto’nun ekran süresi oldukça az ve performansı belki de bu nedenle pek akılda kalamıyor.

Ufak tefek aksayan yönleri olsa da en azından ilk filmin ruhunu yakalamayı başardığını söyleyebileceğimiz Blade Runner 2049’un asıl sorunu, yeterli heyecanı yaratamamasının asıl sebebi ne yazık ki öykü/senaryosu.

YAZININ BUNDAN SONRAKİ KISMI İZLEMEYENLER İÇİN KEYİF KAÇIRICI AYRINTILAR İÇERMEKTEDİR!!!

İlk Blade Runner‘dan günümüze kadar geçen 35 yılda insanoğlunun bir bilimkurgu hikayesi abartısı olarak baktığı yapay zekanın konumunun bir hayli değiştiği bir gerçek. Geçtiğimiz günlerde yapay zekaların kendilerine özgü bir dil geliştirdiğinin farkına varan Facebook Yapay Zeka Araştırma Programı çareyi projeyi sonlandırmakta buldu. Yani artık filmlerde kitaplardaki bu bilimkurgu paranoyasının gerçeğe dönüşmesinin imkansız olmadığını biliyoruz. Yapay zekanın bilinçlenmesi üzerine yazılan kitaplar ve çevrilen filmlerde işlenmemiş bir bakış açısı yakalamak zor olsa da aslında Blade Runner 2049 kağıt üzerinde oldukça iyi bir fikir yakalıyor. Yapay zekanın bilinçlenmesi, aynı insanoğlu gibi duygular geliştirmesinden bir sonraki aşaması, daha korkutucu olan tek şey bu yapay zekanın çoğalmayı da başarması değil midir? Yani bizi insan yapan, dünyaya hakim olmamızı sağlayan gelişmiş zeka ve bilincin devamlılığını sağlamak ancak çoğalmakla, nesli devam ettirmekle mümkün. Yapay zekanın insan olmakla arasındaki son engel yapılan değil doğan olmayı başarmak. Yani aslında film yapay zeka paranoyasına paranoya eklemenin yolunu buluyor ancak ne yazık ki bu iyi fikri derinleştirip bir tehdit unsuru haline getirecek senaryo derinliğine ve aslında bilimsel alt yapıya sahip değil. Birdenbire bir robotun bir insandan hamile kalması kesinlikle inandırıcı gözükmüyor. Elbette ki ışın kılıcı da bu günün teknolojisi ile inandırıcı bulunmayabilir. Ama burada daha temel bir eksiklik söz konusu kanımca. İlk film bize yapay zekaların fizyolojisini hiç anlatmazken duygular geliştirmelerine neden olarak beyinlerine yüklenen anıları gösteriyor ve bunu inandırıcı kılmayı da başarıyordu. Oysa Blade Runner 2049 Rachel’ın niçin doğurgan olabileceğine dair hiçbir ipucu vermiyor. Bunu öylece kabul etmemizi bekliyor. Kadın replikantların seks işçisi olarak çalıştığını biliyoruz ama Blade Runner 2046 bize K üzerinden replikantların cinsel istekleri olduğunu da gösteriyor ki aşık olmak için illa da şart olmayan hormonal aksın burada olmazsa olmaz şekilde devreye girmesi lazım. Üreme ise bundan çok çok daha komplike bir mekanizma gerektiriyor ki bunu anlayabildiğimiz kadarıyla yıllardır konu üzerinde çalışan Wallace bile başarabilmiş değil. Supper’ın K’ya ‘Çünkü hiç mucize görmedin’ demesi boşuna değil, belki de dini bir gönderme. Rachel’ı mucizevi şekilde hamile kalan Meryem, çocuğu da mesih olarak kabul etmemiz mi gerekiyor? Film bunun üzerine de pek gitmese de ilk filmin yaratıcı üzerinden kurduğu felsefeyi sanki küçümseyerek ilahi olan bambaşka bir yaratıcıyı mı işaret ediyor diye düşündürüyor ki bu bakış açısı kanımca bu filme hiç yakışmıyor.

K’ya gelince bir replikant olduğunu bilmemize rağmen onu aklımızda Deckard ile özdeşleştiriyor ona benzetiyoruz. Onun kendi anılarına doğru yolculuğu, kendini mesih sanması, uğradığı hayal kırıklığı, Joi’ye olan aşkı filmi bir yere kadar taşıyor. O noktadan sonra film Deckard üzerinden babalık meselelerine el atacak gibi bir yapı kuruyorsa da bir iki afili cümleyle o konuyu da geçiştiriyor. Oysa K için bir babaya sahip olmak demek bir yere bir kişiye ait olmak demek ve film onun psikolojisini kavramak, onu insanileştirmek adına bu ilişkiyi kullanmayınca Deckard’ın filmdeki varlığı anlamını yitiriyor. Senaryo Deckard’ı filme hiç dahil etmese, K’nın canı pahasına kurtardığı mesih olsa, fedakarlığı daha büyük bir anlam taşıyabilirdi diye düşünmemek imkansız. Öte yandan senaryonun tanımladığı mesihe rağmen isyana hiç bulaşmaması da enteresan. İlk filmde sadece altı replikant üzerinden bile başkaldırı çok net olarak filme damga vururken Blade Runner 2049 bu konuda da maalesef hedefi ıskalıyor. Mesihi koruyan ve bu yolla umutlarını da koruyan replikantların insani duyguları kazanmasının amacı onları kötü işlerde çalıştıran, hayatları, kaderleri üzerinde söz sahibi olan insanlara isyan edip özgür olmak değil mi? Bu özgürlük mücadelesi olmadığında zaten insan olmuşsun, replikant olmuşsun bir farkı var mı?
Aslında filmden beklediğimiz Deckard’la özdeşleştirdiğimiz K’yı Deckard’ın ilk filmin sonunda adım attığı yola sokması ve bu yolculuğun sonunda Roy Betty’ye dönüşmesini sağlaması galiba. Oysa Blade Runner 2049 bizi insan olmaya en fazla yaklaştıranın (tıpkı Roy’un yaptığı gibi) inandığımız dava uğruna savaşmak olduğu söylese de K’nın inandığı şey tam olarak nedir ondan bile emin olmamızı sağlayamıyor. Motivasyonu havada kalınca K’nın ölümü anlamsızlaşıyor ve sinematografik olarak etkileyici olsa da dramatik olarak Roy’un ölüm sahnesinin yanına bile yaklaşamıyor. Yani sırf bu iki karakter için yazılan biri yağmur diğeri kar yağışı altındaki son sahneleri bile iki film arasındaki farkı açıkça ortaya koyuyor.

Sonuç olarak Blade Runner 2046 oldukça uzun süresine rağmen sinematografik olarak ilk filmle sağlam bağlar kurarak özellikle IMAX izlendiğinde dudak uçuklatan bir deneyime dönüşse de senaryosunun ilk filmi daha ileri bir noktaya taşımaktan uzak, kararsız tavrı, derinleştirip yeterince işleyemediği fikirleri ve karakterleriyle maalesef hedeflediği etkinin yanına bile yaklaşamıyor. Blade Runner 2049 kötü bir film değil belki ama bu suya sabuna dokunmayan, gişe filmi mantığıyla ilerleyen öyküsüyle beklediğimiz film hiç değil, iyi seyirler…

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.