Menü

FİRST MAN: AYDA İLK İNSAN FİLM ELEŞTİRİSİ

İlk filmi Whiplash ile büyük heyecan yaratan, ardından yönettiği La la Land ile genç yaşında Oscar Heykelciğini kucaklayan Damien Chazalle’in dördüncü filmi First Man, senenin merakla beklenen ve Oscar için adı sıkça geçen filmlerinden biri. Senaryosunu Spotlight ve The Post gibi kalburüstü senaryolarda imzası bulunan John Singer'ın kaleme aldığı filmde Armstrong'u ünlü aktör Ryan Gosling canlandırıyor. Claire Foy, Jason Clarke, Kyle Chandler, Corey Stoll First Man'in oyuncu kadrosunda yer alan diğer isimler.  James R. Hansen’ın “First Man: The Life of Neil A. Armstrong" isimli biyografik kitabından beyaz perdeye uyarlanan film seçimini milliyetçi bir başarı hikayesinden değil de duygusal açılımları olan, Armstrong’u…
yönetmen - 7
senaryo - 6.1
görsellik - 7.3
müzik - 6.4
oyunculuk - 6
kurgu - 6.1

6.5

User Rating: Be the first one !

İlk filmi Whiplash ile büyük heyecan yaratan, ardından yönettiği La la Land ile genç yaşında Oscar Heykelciğini kucaklayan Damien Chazalle’in dördüncü filmi First Man, senenin merakla beklenen ve Oscar için adı sıkça geçen filmlerinden biri. Senaryosunu Spotlight ve The Post gibi kalburüstü senaryolarda imzası bulunan John Singer’ın kaleme aldığı filmde Armstrong’u ünlü aktör Ryan Gosling canlandırıyor. Claire Foy, Jason Clarke, Kyle Chandler, Corey Stoll First Man’in oyuncu kadrosunda yer alan diğer isimler.

 James R. Hansen’ın “First Man: The Life of Neil A. Armstrong” isimli biyografik kitabından beyaz perdeye uyarlanan film seçimini milliyetçi bir başarı hikayesinden değil de duygusal açılımları olan, Armstrong’u önce insan olarak mercek altına alan bir hikayeden yana kullanıyor gibi görünüyor ve Neil Armstrong’un aya ayak basma sürecini 1961 yılında küçük kızının hastalığı döneminden anlatmaya başlıyor. Kızını kaybeden ve acısını içine gömen Armstrong yeni bir sayfa açmak, yeni bir amaca tutunmak amacıyla astronot olmak için başvuru yapıyor ve zorlu bir yola giriyor. Ne var ki film bu temelini attığı duygusal tonla devam etmiyor anlatısına. Yine bir biyografi olan Amerika için başka bir büyük olayı odağına alan Jackie de benzer şekilde başkarakter üzerinden bir ruh halini yansıtmaya odaklanıyor ama bunu filmin geneline yayarak son derece etkileyici olmayı başarıyordu.(Jackie hakkındaki yazımız için; https://www.filmlerinsesi.net/jackie-film-elestirisi/)  First Man ise o duygu yoğunluğunu maalesef hiç yakalayamıyor. Bunda  Gosling’in rolüne derinlik katamamasının yanında, Chazelle’in kafası karışık rejisinin de payı var. Armstrong’un eğitimi veya uzayda yaşadığı bir macerayı anlatan kısımlar teknik açıdan iyi bir işçiliğe sahip olsa da sürekli hareket eden kamera ile heyecan ve meraktan ziyade rahatsızlık uyandırarak uzayıp gidiyor. Chazelle yakın plan çekimlerle ve hareketli kamera ile o kapsülün içinde olma hissini, Armstrong’un yaşadıklarını, onun gözünden gerçekçi bir şekilde seyirciye geçirmeyi amaçlıyor belli ki. Ancak ne yazık ki bu gerçekçilik filmin Armstrong’un iç dünyasını anlatacak gibi yapan kısımlarıyla tam bir tezat oluşturuyor. First Man nadiren duygusal bir ton yakaladığında araya giren motor gürültüsü, çatırdayan civatalar, sallanan kamera anın etkisini alıp götürüyor. Filmin kurgusu da bu duruma çözüm üretmekte yetersiz kalınca   iki ayrı yönetmenin yönettiği iki ayrı film izliyormuşsunuz gibi bir hisse kapılmanıza yol açıyor.

Armstrong’un ailesiyle birlikte geçirdiği zamanı anlatan sahnelerde bariz bir Tree of life etkisi göze çarparken uzay sahneleri ise bambaşka bir yönetmenin belki Nolan’ın elinden çıkmış gibi. Bu açıdan filmi Dunkirk’e benzetenlere katılmamak mümkün değil. Çünkü Nolan da savaş kısımlarında tekniğe ve gerçekliğe yüklenip, duygusal kısımlarda senaryoyu ön plana çıkarmıştı ama bunu en azından kendi tarzından sapmadan yapmış ve kurgu numaralarıyla filme imzasını da atmıştı. (Dunkirk ile ilgili yazımız için;https://www.filmlerinsesi.net/dunkirk-film-elestirisi/)Chazelle ise şablon olarak izinden gittiği Dunkirk’te Nolan ‘ın yakalayamadığı duygusal derinliği Mallick’in sessiz, ruhani kamerasında ararken kendine özgü tarzını da yitiriyor  maalesef. Üstelik Mallick’e öykünen kısımlar filmin temposunu da olumsuz etkiliyor. O kısımların alternatifi ise uzayda küçücük bir kabinde sıkışmış bir adamın sallanan yüzü olunca First Man’in iki saati aşkın süresini tamamlamak gerçekten zorlu bir sınava dönüşüyor.
Birbirinden çok farklı tonda çekilen sahnelerin altına döşenen Justin Hurwitz imzalı  müzikler de   bir sahnede sadece ritm üzerinden gerilim peşine düşerken bir sonraki sahnede epik bir tınıya bel bağlayıp sahneler arası  uyumsuzluğu perçinliyor. Üstelik şaşırtıcı şekilde, tek tek ele alındığında bile filmin müzik/sahne uyumu zayıf ki bu bir Chazelle filminde görmeyi en son umduğumuz şeylerden biri sanırım.
 Aslında Amerikan milliyetçiliğini köpürtmek adına bulunmaz nimet olduğu düşünülen film Amerika Birleşik devletlerinde vizyona girdiğinde aya dikilen Amerikan Bayrağını göstermediği yani böyle bir hikayenin milliyetçilik damarını fazla kazımadığı için eleştirilerin hedefi oldu. Diğer yandan da bu başarıyı tüm insanlığa mal etmek gibi bir mesaj verdiği varsayıldığından Amerika dışındaki ülkelerde epey sempati topladı denilebilir. Elbette bir propaganda filmi seyretmeyi istemezdik ancak  bu adım Armstrong’un da dediği  gibi onun şahsından çok ama çok daha büyük. Filmin  Armstrong’un hayatını anlatıyor olmasının nedeni o adımı onun atmış olması. Aya ayak basma sahnesi yani  filmin en önemli sahnesi teknik olarak kusursuz ama seyirciye tamamen Armstrong’un gözünden onun deneyimi olarak geçince sanki eksik kalıyor. Başarma hissi, zafer duygusu, insanlığın ve astronotların  bu büyük olay karşısındaki heyecanı, dünyada uyandırdığı tepkilerin  filme zamanında  dahil edilmemesi  filmin zirvesini yakalayamamasına neden oluyor. Üstelik, filmin  genelinde o  duygusal zemin oturmadığından  Armstrong’un kızına veda anı  da fazla parlamıyor.
First Man’in tamamen sessiz, depresif başkarakteri üzerine kurulu olması son zamanlarda bu tip rollerde fazlaca izlediğimiz Gosling’i bir hayli yıpratıyor.  Janet Armstrong’a hayat veren Claire Foy’un  fazla ekran süresi olmayan karakterini ete kemiğe büründürmek adına elinden geleni yaptığı söylenebilir.

Sonuç olarak, Chazelle’in teknik başarısı, tribüne oynayan bir anlatının dışına çıkma çabası taktire değer olsa da ne yazık ki  filmin  duygusal  çözümlemelerinin hiç biri çalışmıyor. İki saati aşkın süresine rağmen anlatmaya soyunduğu kızını yitiren bir babanın kaçışı ile aya ilk ayak basan adamın hikayelerini aynı potada eriterek bütünlemeyi başaramayan First Man, konu, yönetmen,müzik  ve hatta başrol oyuncusu itibarıyla kağıt üzerinde  Oscar’a yakın dursa da  iz bırakan bir film olmayacağı kanısındayım, iyi seyirler…

 

 

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.