Menü

Gilmore Girls A Year in the Life; Son Sezonun Ardından

Amy Sherman-Palladino tarafından yaratılan ve 2000-2007 yılları arasında yayınlanan Gilmore Girls kendi efsanesini yaratmış bir diziydi. Sevenin ağzı bir karış açık izlediği, başroldeki Lauren Graham(Lorelai) ve Alexis Bledel’in(Rory) müthiş uyumundan güç alan, bir bölüm senaryosunun kimbilir kaç sayfa olduğunu düşünmeden edemediğiniz dizi son derece özgündü. Netflix diziyi dokuz senenin ardından dört mevsimle temsil edilen uzunca dört bölümle taçlandırmaya soyundu. Bunu da büyük ölçüde başardığını söylemek yanlış olmaz.

Öncelikle neredeyse diziye emek vermiş her karakteri yeniden izleme şansı bulduk. Stars Hollow da sakinleri de hep bildiğimiz gibilerdi. Şimdilerde başka dizilerle filmlerle ünlenmiş olan ama bizim ilk Gilmore Girls’te sevdiğimiz Jared Padelecki (Supernatural), Milo Ventimiglio (This is Us, Heroes, Rocky Balboa) ve Melissa McCarthy(Mike and Molly, The Heat) yeniden görmek dizinin nostalji dozunu iyice arttırdı.


nostalji demişken…

İki ana olay Gilmore Gils’ün son sezonuna damga vurdu. Gilmore kadınlarının eş, baba, büyükbaba(Richard Gilmore) kayıplarıyla başa çıkma çabaları ve Rory’nin hayatının amacını bulmaya çalışması. Lorelai’ı dokuz sene sonra Luke’la beraber bulduk yine. Dragonfly’ı işletmeye devam ediyor, bıkıp usanmadan annesiyle didişiyordu. Rory ise amacını kaybetmiş olarak kendini aramak için uzun bir aradan sonra bir süreliğine annesine dönüyordu. Ne özel hayatında ne de iş hayatında bir şeyleri oturtabilmişti. İlginç olarak Emily Gilmore da başrollerden biriydi bu son dört bölümde. Yıllardır yaşadığı kocası Richard ile bir anlamı olan hayatı noktalanmış ve Emily’e kendisi olmak ağır gelmeye başlamıştı. Lorelai’ın ortaya attığı fikir sayesinde birlikte psikiatriste bile gittiler. Ama ne yalan söyleyelim birbirlerini ne kadar severlerse sevsinler ara ara yakaladıkları anne kız ilişkisini bütüne yayamadılar ama her ikisi de birbirinden destek alarak ve ya birbirlerini yıpratıp acıtarak kendi hayatlarına devam etmenin yolunu buldular.

Lorelai ve Rory’ye gelince belki de ilk defa bu kadar ayrı düştüklerini, birbirlerini anlayamadıklarını gördük. Rory’nin kendine çizmeye çalıştığı yoldaki en büyük adımı kabullenemedi Lorelai. Ama yine de sonunda annesinin aksine kendine rağmen kızını desteklemeyi seçti. Belki de anne olmanın en kusursuz tarifiydi bu. Öte yandan kendi yöntemleriyle babasına veda etmeyi de, Dragonfly’daki krizi çözmeyi de başardı. Luke ile ilişkilerine gelince onu en yormayan ona en iyi gelen hep Luke olmuştu, yine öyle oldu. Son bölümde Luke’un uzunca tiradı her çeşit romantik beklentilerimizin üzerindeydi. Bu basit, iddiasız, sevecen adam bir kez daha biz kadınların kalbini kazandı.

Rory’nin kendi yolunu çizerken Lorelai’ınkine benzer bir karar aşamasında kalması ise hem tüm sadık seyirci kitlesini gülümseten bir hamle oldu hem de devamı gelir mi umudunu canlı tutarak ağzımıza bir parmak bal çaldı. Gilmore Girls’ün imzası olan dizi, kitap ve filmlere göndermeleri, ipe sapa gelmez bir konuda dakikalarca yapılan sohbetler, herkesin bir ağızdan konuşması, kasaba sakinlerinin tüm absürdlükleri ve kahramanlarımızın bunu kabullenişindeki sevimlilik yerli yerinde duruyordu. Lorelai ve Rory’nin sürekli içmeden, üzerine birkaç söz söylemeden duramadıkları kahvenin kokusu adeta burnumuza kadar geldi. Aslında dizi de aynı kahve gibiydi. Sıcak, lezzetli, dinlendirici ama aynı zamanda uyarıcı.

Sonuç olarak yıllar sonra bıraktığımız yerden gülümseyerek izledik Gilmore Girls’ü. Kafası karışık olsa da mantıklı Rory’yi, biraz kilo almış ama sarkastikliğinden zerre ödün vermemiş Lorelai’ı, Luke, Emily, Jess, Logan ve Kirk’ü bağrımıza bastık. Dokuz yıl sonra gelen bölümler eskinin ruhunu oldukça korumuş olarak kahramanlarının devam eden öykülerinden bir kesit sunmayı başardı ama aynı zamanda dizinin espri anlayışını, gevezeliğine rağmen naif yapısını ne kadar özlediğimizi de hatırlatmış oldu. Bu bölümler hikayeyi belki Lorelai açısından sonlandırmış sayılabilir. Ama Rory’nin öyküsü aslında daha yeni başlıyor. Bir dört bölüm daha olmaz mı? Neden olmasın? Umutla bekliyoruz..İyi seyirler, iyi gülümsemeler….
En sevdiğim Bölüm; Spring
En sevdiğim sahneler; Jess’in pencereden bakması, Luke’un tiradı, Little help with my friends(Across the Universe)
En sevdiğim Replik; Önceki hayatımda kahve olduğuma eminim..

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.