Menü

High Life (2019) Film Eleştirisi

Fransız yönetmen Claire Denis’in İngilizce olarak çektiği ilk film olma özelliğini taşıyan, başrollerini Juliette Binoche, Robert Pattison ve Mia Goth’un paylaştığı High Life e açılışını Toronto film festivalinde yapmıştı. Film kısıtlı arthouse salonda da olsa bu hafta ülkemizde de vizyona girdi.

High Life bir uzay gemisinde yaşayan bir yaşlarında bir bebek ve bir erkeğin günlük rutini ile açılıyor. Filmin ilk yarım saatinde  alışık olduğumuz uzay gemisi  ortamından epey farklı olarak köhne, eski püskü tasvir edilen ortamda  Willow ve Monte(Robert Pattison)’nin sessiz sedasız verdikleri hayat mücadelesi aynı zamanda bana göre filmin en şiirsel, en pozitif, en ilgi çekici olan kısmı. Bu kısımdan sonra geri dönüşlerle onların bu noktaya geliş öyküsünü izliyoruz. Bir kara deliğe doğru yol alan  ve  veri toplamakla görevli olan uzay gemisinin personelinin ölüm cezası almış  mahkumlardan oluştuğunu öğreniyoruz. Bu bir intihar görevi aslında. Geri dönüş olmadığını biliyorlar.

Kendisi de bir mahkum olan Dr.Dibs(Juliette Binoche)  uyuşturucu vererek diğer mahkumlar üzerinde garip bir hakimiyet kurmuş. Tek istediği buna ait motivasyonu belirsiz olsa da bir bebeğin  doğmasını sağlamak. Bunun için erkek mahkumların spermlerini alarak kadın mahkumları döllemeye çalışıyor. En ilgi çekici olan da bu küçücük alanda sıkışıp kalmış olan mahkumların birbirleriyle neredeyse hiç iletişim kurmuyor olmaları. Uyumsuz olmaları elbette anlaşılabilir. Ancak film onlarla aramıza bilinçli bir duvar örüyor adeta. Hiçbiri özellikle de  Boyse(Mia Goth)çocuk sahibi olmak istemezken Dr. Dibs’e isyan etmek te akıllarının ucundan geçmiyor sanki. Bir tek Monte bir pasif direniş içerisinde  ama Dibs onu  da deneylerine dahil etmenin bir yolunu buluyor sonunda.

Film neredeyse anlık geri dönüşlerle Monte’nin geçmişine, işlediği suça da  şöyle bir değiniyor. Yani film eşit ağırlıkta olmasa da üç hatta dört zaman diliminde akıyor. Öyküyü takip etmeyi bir miktar zorlaştırsa da bu karmaşık kurgu ve ağır temposu filmin kabus atmosferini destekleyerek çaresizlik hissini pekiştiriyor. Çekimlerden önce  oyuncularının  astronotlar misali eğitim aldığı basına yansımış olsa da filmde bu emeği haklı kılacak pek fazla uzay sahnesi yok. Üstelik bazı sahnelerde  uzay opera hayranlarını zorlayacak derecede mantık hataları mevcut. Pek te fazla konuşmayan mahkumların altı iyi doldurulmadan tek cümlelerle ortaya attıkları birkaç argüman onları anlamamızı sağlamıyor. Bunun sonucunda da filmin  Monte dahil, hiçbir karakteri  ile  empati kurmak ta, ölüme giden, zorla dünyaya getirilmiş bir bebeğin bir şekilde umudu temsil ettiğine  inanmak ta mümkün olmuyor.  Yani estetik olarak doğru kurgulanmış bir, iki sahneyi, özenle oluşturulmuş karamsar atmosferini ve Robert Pattison ile Juliette Binoche’un kalburüstü oyunculuklarını çıkardığınızda High Life’dan geriye pek bir şey kalmıyor. Uzay-bilimkurgu filmi manasında yakaladığı özgün değilse de ilginç açılımlara sahip fikri bir adım da olsa ileri götürebilecek dişe dokunur bir söyleme sahip olmaması net bir hayal kırıklığına yaratıyor.

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.