Menü

Muhteşem Yedili; The Magnificent Seven Eleştirisi

Bilindiği gibi bu hafta gösterime giren Magnificent Seven(Muhteşem Yedili) bir yeniden çevrim. Daha doğrusu bir yeniden çevrimin yeniden çevrimi. 1954 yılında Akira Kurosawa tarafından yönetilen Yedi Samuray, 1960 yılında Amerikalı oyuncularla, John Sturges yönetiminde tekrar çevrilerek tüm dünyaya tanıtılmış çok ta sevilmişti. 2016 yılına gelindiğinde bariz olarak yeni fikir sıkıntısından muzdarip olduğu anlaşılan Hollywood sineması süper kahramanlardan, devam filmlerinden ve yeniden çevrimlerden medet ummaya başlayınca sıra da kaçınılmaz olarak zamanında çok beğenilen bir kahramanlık öyküsüne yani Magnificent Seven’a geldi. Hadi Amerikalıların başka ülke sinemasına karşı ilgisizliğini bahane ederek ve tabii kar amacı güderek yaptığı yeniden çevrimlere bir anlam verdik diyelim.…
yönetmen - 6.5
kurgu - 6.5
senaryo - 5.5
oyunculuk - 7.5
görsellik - 6.5

6.5

User Rating: 1.5 ( 1 votes)

Bilindiği gibi bu hafta gösterime giren Magnificent Seven(Muhteşem Yedili) bir yeniden çevrim. Daha doğrusu bir yeniden çevrimin yeniden çevrimi. 1954 yılında Akira Kurosawa tarafından yönetilen Yedi Samuray, 1960 yılında Amerikalı oyuncularla, John Sturges yönetiminde tekrar çevrilerek tüm dünyaya tanıtılmış çok ta sevilmişti. 2016 yılına gelindiğinde bariz olarak yeni fikir sıkıntısından muzdarip olduğu anlaşılan Hollywood sineması süper kahramanlardan, devam filmlerinden ve yeniden çevrimlerden medet ummaya başlayınca sıra da kaçınılmaz olarak zamanında çok beğenilen bir kahramanlık öyküsüne yani Magnificent Seven’a geldi. Hadi Amerikalıların başka ülke sinemasına karşı ilgisizliğini bahane ederek ve tabii kar amacı güderek yaptığı yeniden çevrimlere bir anlam verdik diyelim. Bir üçüncü yeniden çevrime anlam vermek oldukça güç. Kaldı ki Antoine Fuqua’nın yönetmenliğinde kalburüstü bir oyuncu kadrosuyla çekilen yeni film ilkinin üzerine bir şeyler inşa etmek şöyle dursun, ne samimiyet ne de söylem olarak ilk filmin yanına bile yaklaşamıyor.

muhtesem-yedili-the-magnificent-seven-3

 

Hikayesi kısaca bir eşkiyanın zulmü altında inleyen küçük bir kasabanın başlarına gelebilecekleri göze alarak bu adamdan kurtulabilmek için silahşör tutması ve bu silahşörlerin kasaba halkıyla beraber kötü adama karşı durması olarak özetlenebilecek filmin bir kahramanlık öyküsüne dönüşmesini sağlayan pek çok unsur ne yazık ki 2016 versiyonunda itinayla es geçiliyor. Bu durum daha her iki filmin açılışlarını karşılaştırdığımızda bile göze çarpıyor. İlk filmde kendilerini savunması için silahşör arayan kasabalılar hiçbir çıkarı olmamasına rağmen kimsesiz siyahi bir adamın gömülmesi için yardım eden ve silahını bu amaçla kullanan bir adama gidiyor. İkinci filmde ise adam silahını iyi kullanıyor. Kasabalının onu seçme nedeni sadece bu. Üstelik yeni filmdeki adamın kendisi siyahi..Dolayısıyla filmin kötü adamıyla husumeti olması da öyküye eklenen Sam Chilsom(Washington) karakteri daha ilk baştan oldukça zayıflıyor. Ekip toplama aşamasında da aynı mantığı sürdüren film, ilk filmin daha en başta ustalıkla söylediğini yedi karakterini farklı ırklardan seçerek söylediğini zannediyor. Bir Zenci, bir Uzakdoğulu, bir Kızılderili, bir Meksikalı şilahşör… Sokakta hala zencilerin polisler tarafından vurulduğu Amerika’da Oscarlar çok beyaz diye yer yerinden oynarken göz boyamak için yapılan bu tercih neredeyse gülünç duruyor.

 

Tabii filmin bakış açısı bu olunca, ilk filmin en büyük artısı olan silahını kiralayarak geçinen şilahşörlerin kasaba halkıyla olan ilişkisini, onlardan aldıkları ilhamı perdeye yansıtmasını beklemek nafile. İlk filmde şilahşörlerin sadece macera ve şöhret peşinde olduğu gerçeği vurgulansa da söz konusu olan fedakarlık olduğunda birbirlerinden çok kasaba halkına bağlandıklarını, onları sevip takdir ettiklerini hatta bir anlamda kendi anlamsız hayatlarından yılıp onlara gıpta eder bir durumda olduklarını net olarak görebiliyoruz. Toprağı ekip, ırgat gibi çalışan, sorumlulukları olan, çocuk yetiştiren köylülere bir güzelleme ve ne kadar havalı bir hayat sürerlerse sürsünler bu mütevazi insanlara özenen cesur ve sözünün eri adamlar var ilk filmde. Tabii fedakarlıkları da bu nedenle anlamlı. İkinci film ise bu hayranlığı tek bir bireye kendi ayakları üzerinde durabilen, yiğit bir kadın karaktere odaklamış gibi. Üstelik onun öyküsünü de intikamını almak dışında dişe dokunur bir sona ulaştıramıyor. Kasaba halkının geri kalanı ise sadece kalabalıktan ibaret. Kasaba halkı bu kadar silik olunca haklı olarak yedi silahşöre ve aralarındaki ilişkiye odaklanmasını bekliyorsunuz ama ne yazık ki film yeterli süresi olmasına rağmen bu anlamda da sınıfta kalıyor. Dolayısıyla motivasyonlarını tam olarak anlayamadığımız, birbirlerini pek umursamayan, her milletten yedi adam, kötü adama karşı tanımadıkları bir grup insanı korumaya çalışıyor. Yani ikinci film ilkini önemli ve özel yapan ne varsa hepsini itinayla ıskalıyor. Geriye kala kala vasat bir western kalıyor.

muhtesem-yedili-the-magnificent-seven-2

 

Film için söylenebilecek en olumlu şey oyunculukları olabilir. Burada da tecrübeli ve allah vergisi bir ekran karizmasına sahip aktörlerin seçilmiş olması ve kovboyların duruş ve bakışlarının bile seyirciye bir şekilde cazip gelmesinin payı büyük. Dolayısıyla gerek Denzel Washington, gerek Ethan Hawke, gerekse aldığı kilolara ve yaşa rağmen Vincent D’Onofrio sunulan sınırlı senaryoyla bile kendilerini rahatlıkla izletiyor. Chriss Pratt bile kumarbaz, umarsız Faraday’i kendisine yazılan anlamsız sona rağmen ete kemiğe büründürmeyi başarıyor. Kadın baş karakterimiz Haley Bennet’in filme eklenme nedenini tam olarak bilemesek te oldukça alımlı olduğu bir gerçek. Yine de en iyi oyunculuk performansı kanımca filmin kötü adamı Peter Sarsgaard’a ait. Belki ilk filme göre bu versiyonun tek yerinde hamlesi kötü karakterin daha çok ayrıntılandırılmış ve son derece iyi oynanmış olması.

 

 

Görsel efekt ve çatışma sahnelerine gelince aradan geçen yıllara rağmen bu sahnelerin de ilkine göre çok daha ihtişamlı olmakla beraber öyle aman aman bir heyecan içerdiğini söylemek zor. Çoğu zaman nereden geldiğini anlayamadığımız, sadece hedef olmak için at sürüyor gibi duran eşkiyalar, kızılderilinin onca kalabalıkta kızılderiliyle boğaz boğaza gelmesi, göz göre göre intihara giden karakter (nedir motivasyonu?) hele kişisel intikamı ön plana çıkaran son sahnenin samimiyetsizliği ve gereksizliği kendimizi kaptırıp izlemek istediğimiz başarılı sayılabilecek aksiyon kısımlarının da tadını kaçırıyor.

Yani kısaca özetlemek gerekirse Magnificent Seven’ın kanımca temel sorunu elle tutulur bir söyleminin olmaması. Bu nedenle film yer yer oyunculuklarla ve prodüksiyonun büyüklüğüyle göz boyasa da tribüne oynadığını fazlasıyla belli eden sıradan bir western olmaktan öteye gidemiyor. Türün artık can çekiştiği ve az örneğinin çekildiği göz önünde bulundurulursa seyredilmez mi, seyredilir. Ama Magnificent Seven denildiğinde çok kısa bir zaman sonra bile aklımıza gelen film olmayacağı kesin….

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.