Menü

ONCE UPON A TİME İN HOLLYWOOD FİLM ELEŞTİRİSİ

Quentin Tarantino Rezervuar Köpekleri ile hayatımıza girdiğinden beri onun B sınıfı filmlere olan tutkusunu, şiddeti filmlerinde kullanma şeklini, uzun bazen anlamsız diyaloglarını seyirci olarak hep bağrımıza bastık. Bu kadar ucuz, daha önce defalarca kullanılmış  numarayı kullanarak seyirci üzerinde her filmde kurduğu hakimiyet gerçekten de inanılmazdı. Çünkü Tarantino herşeyden önce çok iyi bir hikaye anlatıcısıydı. Onun filmlerindeki sinema ruhu insanı içine çeken sarıp sarmalayan cinstendi. Alttan alta hep biraz sorunlu karakterleri olduğunu, filmlerinde yoğun şiddet ve maçoluğun her daim var olduğunu biliyorduk bilmesine ama Tarantino filmlerini bize öyle güzel paketleyerek, kurgu, oyunculuk ve müziklerle süsleyerek sunuyordu ki sinemasına hayran olmamak çok zordu.

Ancak  belki yaş almasıyla, belki de Hollywood’da iyice sağlamlaştırdığı yeri nedeniyle kibrinin ve cüretinin de artmasıyla ve tabii bir de ‘me too’ kampanyası sonrasında Hollywood’da düzenin bir nebze de olsa değişmesinin etkisiyle artık kendini dizginleyemeyen Tarantino’nun son filmi, tüm sinemaseverelerin merakla beklediği Once Upon a time in Hollywood hikaye, senaryo ve  kurgusunun zayıf olmasının yanında, son derece cinsiyetçi, faşizan bir film ne yazık ki.

Film 1960’ların Hollywood’unda işleri artık eskisi kadar iyi gitmeyen aktör Rick Dalton (Di Caprio)ve onun dublörü olduğunu öğrendiğimiz Cliff Booth(Brad Pitt)ile açılıyor. Pitt ve DiCaprio’nun filmi özellikle ilk yarısını büyük oranda sırtladığını söylemez yanlış olmaz. Ne yalan söyleyelim, ikisini 1960’lar atmosferinde, o yıllara özgü kostümleri ve zamanın müzikleri ile 1966 model bir Cadillac  içinde Tarantino’nun kadrajından izlemek büyük keyif. Yani filmin oyunculuklarının yanında, atmosferine, kostümlerine, müziklerine ve prodüksiyon tasarımına  da diyecek yok.

 Rick’in kariyeri ile ilgili güvensizliklerine tanık olurken, paralel bir kurguyla yan komşusu Roman Polanski’nin Charles Manson tarikatı tarafından katledilen eşi, oyuncu Sharon Tate’in tatlı hayatından kesitler izliyoruz. Tate(Margot Robbie) güzel, saf, eğlenmeyi seven bir Barbie bebek olarak yansıyor perdeye. Sharon Tate’in hikayesini yorumlama iddiasında olan filmde Tate’in neredeyse dialoğu bile yok ama onun yerine  Steve McQuinn’in onun dedikodusunu yaptığı bir  sahne var. Galiba filmin(aslında Tarantino’nun) foyası da ilk olarak  o sahnede ortaya çıkmaya başlıyor, hikaye ve kurgu olarak ta o noktadan sonra iyice özensizleşip dağılıyor.

Yazının bundan sonrası film hakkında keyif kaçıran ayrıntılar içeriyor olabilir(spoiler)

Geçmişinde nedense karısını öldürdüğüne dair şüpheler olduğunu öğrendiğimiz Cliff(ki bu sahne de hem kadın cinsine ölümü neredeyse  müstehak görmesi hem de Natalie Wood’un başına gelenleri ima etmesiyle son derece itici) Bruce Lee’den sonra   hippilere yargı dağıtırken(!), Rick’in  8 yaşındaki rol arkadaşıyla diyaloğunun altını kazıdığımızda hangi yaşta olursa olsun kadın cinsinin erkeğe göre çok daha planlı olduğu, o yaşta bile başına gelebileceklerin bilincinde ve bir anlamda buna razı olduğu iması çıkıyor. Rick’in spontan olarak yere fırlattığı küçük kız sahnesi ise Tarantino’nun Kill Bill çekimleri sırasında Uma Truman’a yaptıklarını ve ardından Uma Truman’dan gelen açıklamayı neredeyse birebir yansıtıyor. Böylece de sahnenin sonunda Rick’in  oyunculuğuna gelen övgüler  Rick’in ve elbette Tarantino’nun  kutsanmasının ilk adımını oluşturuyor.

Film finale yaklaşırken teknik anlamda da iyice yalpalıyor. Rick Dalton’a kuş beyinli(!) bir eş kazandırması ve onu karısı yüzünden maddi darboğaza sokması(bu Cliff’ten vazgeçmesi demek aynı zamanda) dışında neredeyse hiçbir şeye hizmet etmeyen anlamsız İtalya macerasında birdenbire hızlı kurgu ile dış ses kullanmaya başlıyor mesela.

İçerik olarak ise buraya kadar bile oldukça sorunlu  cinsiyetçi söylemler, çekiştirmeler, çirkin yakıştırmalar, anısına ihanetler ile gelen film finale yaklaşırken iyice çığrından çıkıyor. Tarantino dönemin en büyük trajedisini hem Hollywood’u hem de kendisini aklamak için  kullanmaktan geri durmuyor. Hiç utanmadan bir katliamda duvara kanla yazılmış kelimeler üzerinden soğuk espriler üretiyor.  Zaten  katilleri adalete de bırakmıyor. Önce iyice aşağılıyor. Ardından maço kahramanlarına  itinayla katlettiriyor. Her şeyden kötüsü bunu yaparken büyük keyif alıyor ve bizim de almamızı bekliyor. Hollywood’un asıl sahibi, yapıtaşı olduklarının altı defalarca çizilen iki maço karakter sayesinde bir korkunç trajedinin önlendiği, intikamının alındığı alternatif bir tarih yazıyor. Üstelik, eli kanlı katiller olsalar da gerçek insanlara böyle bir sonu layık bulmasının ve bundan keyif almasının yanında,  elli yıl önce Sharon Tate’i korumaya çalışırken ölmüş gencecik bir insanın ağzından(Jay) ‘Herkes iyi mi?’ sorusunu sorduracak ve biraz önce lav silahı ile bir insanı diri diri yakmış olmakla şişinen  Dalton’a ’evet, tabii hippiler dışında ‘ diyerek sırıttıracak kadar da gaddar.  

Bu sahneler ahlaki çarpıklığı bir yana, Tarantino’nun vahşeti karikatürize ettiği, istismar ettiği ilk sahneler değil elbette. Yönetmenin filmografisinde bunları andıran pek çok sahne var.  Ancak Tarantino her ne kadar suçu yazdığı karakterlere atsa da bu alternatif finalin farkı, bu sahnelerde adeta bir çeşit  tanrı kompleksi ile  intikamı güzelleyişi ve böylelikle hem ‘me too’ diyerek rahatını kaçıran kadınlardan, hem bu kadınlara prim veren politik doğrucu Hollywood’dan hem de hippiler tarafından temsil edilen kuralları yıkan, özgürlükçü her türlü bakış açısından öç almaya çalışıyor olması.

Sonuç olarak, Once Upon A Time in Hollywood ağır temposu, dağınık konusu  ve Tarantino diyaloglarından görece yoksun oluşuna rağmen müzikleri, kostümleri, çok sevdiğimiz oyuncuların çok başarılı  oyunculuk performansları ve prodüksiyon tasarımı ile belli bir çizgiyi tutturuyor. Kötü bir film değil belki ama niyeti epey kötü bana kalırsa. Suçu karakterlerine atsa da ben şahsen her filmini ilmek ilmek işleyen Trantino’nun ne yaptığını da gayet iyi bildiğini, söylemek istediklerini çok net söylediğini düşünüyorum. Bunun başta Hollywood olmak üzere  görmezden gelinmesi, filmin yere göğe konulmaması da son derece ilginç. Anlaşılan hadi ülkemizi geçtim, Amerika’da bile hala krala çıplak demek zor, iyi seyirler…

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.