Menü

Roma Film Eleştirisi

Alfonso Cuarón’ın Altın Aslan kazanan filmi Roma Netflix’te yayınlanmaya başladığı gün ülkemizde vizyona da girdi. Siyah beyaz çekilen ve görsel yetkinliği ile çok konuşulan Roma sinemaseverleri yılın en önemli sinema olaylarından biri olan filmi sinemada veya ev sinemasında izlemek adına da ikiye böldü. Dijital platformların elinin gitgide güçlendiği düşünülürse ileriki zamanlarda bu ve benzeri tartışmaları, ikilemleri daha da sık yaşayacakmışız gibi duruyor.  Children of Men ile dudak uçuklatan bir distopyaya, Y tu mama Tambien ile sımsıcak bir büyüme hikayesine, Harry Potter serisinin  en karanlık filmine, defalarca sinemaya uyarlanan Great Expectations’ın en tutkulu versiyonuna ve mükemmel bir uzay operaya imza atan Cuaron…
yönetmen - 8.5
Müzik - 7.5
Senaryo - 6.5
Oyunculuk - 7
görsellik - 9.5
kurgu - 7

7.7

User Rating: 1.05 ( 2 votes)

Alfonso Cuarón’ın Altın Aslan kazanan filmi Roma Netflix’te yayınlanmaya başladığı gün ülkemizde vizyona da girdi. Siyah beyaz çekilen ve görsel yetkinliği ile çok konuşulan Roma sinemaseverleri yılın en önemli sinema olaylarından biri olan filmi sinemada veya ev sinemasında izlemek adına da ikiye böldü. Dijital platformların elinin gitgide güçlendiği düşünülürse ileriki zamanlarda bu ve benzeri tartışmaları, ikilemleri daha da sık yaşayacakmışız gibi duruyor.

 Children of Men ile dudak uçuklatan bir distopyaya, Y tu mama Tambien ile sımsıcak bir büyüme hikayesine, Harry Potter serisinin  en karanlık filmine, defalarca sinemaya uyarlanan Great Expectations’ın en tutkulu versiyonuna ve mükemmel bir uzay operaya imza atan Cuaron bu kez Mexico City’nin Roma mahallesinde 1970-71 yıllarında geçen,  kendi hikayesini, daha doğrusu kendisi için büyüme çağında çok önemli olan birinin, ailesinin yanında çalışan Cleo’nun  hikayesini anlatıyor. Roma öyle bir film ki hikayesi yönetmenin döneme ait hissiyatı  ile koşut gidiyor. Olaylar ne kadar alevli, çekilen acılar ne kadar büyük olsa da Cuaron bu hikayeyi dinginlikle, sanki duygularının önüne hep bir duvar çekerek neredeyse steril şekilde anlatıyor. Filmin ritmi, siyah- beyaz olması, müzik kullanımı hep bu bakış açısına hizmet ediyor ve dört çocuklu bir ailenin, onların ev işlerini yapıp çocuklarına bakan Cleo’nun hayatından bir kesit sunuyor.  Cleo’nun yaşadığı tüm zorluklar, hayal kırıklıkları kendi içinde, başına gelen  her şeyi  sabır ve sükunetle karşılıyor. Film de ona uyarak tercihini genel olarak dramatizasyonunu güçlendirecek, karakterleri aralarındaki ilişkileri bize aktaracak sahneler yerine her şeye rağmen rutin hayatın nasıl aktığını  göstermekten yana kullanıyor.  Oyunculuk manasında tek öne çıkan karakter olan Cleo’ya hayat veren Yalitza Aparicio’nın   performansı da  filmin genel minimalist yaklaşımına biraz kurban gidiyor sanki.

Yazının bundan sonraki kısmı film hakkında keyif kaçırıcı detaylar içermektedir!!!

Filmde hayatlarındaki erkekler yüzünden yara alan iki kadın karakter var ama çektikleri acı  evin hanımının çocuğuna bağırdığı tek bir sahne hariç tam anlamıyla yansımıyor perdeye. Ailevi sorunlardan etkilenmesini beklediğimiz çocuk karakterler ki belki de bunlardan birisi de yönetmenin kendisi, pek te derinlemesine anlatılmıyor, karakter özellikleri,olaylar karşısındaki tepkileri belli belirsiz.  Babası hakkındaki gereği öğrenen çocuğun kardeşiyle kavga etmesinden fazlasını izleyemiyoruz mesela. Evin hanımının kocasının ardından ağlamayı bırakması, kendi hayatına devam etme kararı alması da son derece şık bir biçimde garaja sığmayan araba üzerinden dolaylı olarak anlatılıyor. Önce arabaya/kocasına zarar vermeyi umursamıyor, sonra ondan tamamen kurtuluyor ama karakter bazında  o gelişimi tam olarak görebildiğimiz söylenemez filmde. Bunun sebebi  Cleo’nun olayları o kadar görebilmesi, filmin onun gözünden anlatılıyor oluşu olabilir. Bu filmin genelinin neredeyse çekingen hatta yer yer sanki tepkisiz bakış açısını da açıklayabilir belki. İnsan o noktada da Roma özyaşamsal bir film olduğuna göre,  bir cerrah titizliğiyle perdeye aktarıldığı yazılıp çizilen öykünün neden çocuklardan birinin gözünden anlatılmadığını merak ediyor doğrusu.  Çünkü son sahnesi de düşünüldüğünde bu evin çocuklarını yani filmin yönetmenini de birebir kapsayan bir öykü.

Roma sınıf bilincini yansıtan politik bir film mi?

Roma’nın başkarakteri Cleo yerli halktan ve hizmetçilik yapıyor. Ama yanında çalıştığı aile zengin burjuva bir aile değil. Aksine evin babası doktor, yani o da aynı Cleo gibi hizmet sektöründe çalışan biri. Bu açıdan kanımca birisinin çocuğuna bakmakla, çocuğunu tedavi etmek arasında hiçbir fark yok. Yani filmde eleştirilen bir patronluk müessesesi olduğunu düşünebilmek zor. Evin hizmetçisinin yaptığı iş yüzünden,  etnik kimliği yüzünden maruz kaldığı herhangi bir eziyet te yok. Bu durum sadece Meksika’da o dönemin bir gerçeği olarak yansıyor perdeye, yorumsuz olarak. Film bunun altını çizmek istese en azından  ‘Sigortası var mı?’sorusunu yanıtını verirdi sanırım.

Filmin diğer politik meselesine yani öğrenci olaylarına gelince, aynı Cleo’nun neredeyse tüm zamanını evde geçirmesi gibi, filmin hatırı sayılır bir süresi evin içinde geçtikten sonra, dışarıda toplanan kalabalığa da  onlara saldıran diğer gruba da aynı Cleo gibi yabancıyız biz de seyirci olarak ve olayları algılamakta zorluk çekiyoruz. Tek bildiğimiz Cleo’nun sevgilisinin acımasızca adam öldürdüğü ve belki de karnındaki çocuk olmasa onu da öldürebileceği gerçeği. Fermin’in yani Cleo’ya en büyük haksızlığı yapan kişinin hayatı da aslında bambaşka bir trajedi. Fakir, kimsesiz, beyni yıkanarak bir silah haline getirilen bir çocuk o da ve ne yalan söyleyeyim filmde en çok ilgimi çeken, hikayesini en merak ettiğim karakter de o oldu. ‘Biz kadınlar hep yalnızız’ repliğini Fermin’in yalnızlığından bağımsız olarak değerlendiremedim.

Cleo’nun Yalnızlığı

Film evreni düşünüldüğünde eminim Cleo’dan çok daha yalnız, kimsenin umursamadığı pek çok karakter hatırlarız. Cleo evin tüm bireylerince benimsenip sevilen, hemen herkesten ihtiyacı olduğunda yardım ve destek gören biri. Karısını, çocuklarını terk eden Doktor bile onca karışıklık arasında doğuma giderken  Cleo’yla moral konuşması yapıyor mesela. Cleo’nun asıl trajedisi pek çok kadın gibi güvendiği, sevdiği adamın ihaneti. Tüm sessizliğine rağmen içinde ona karşı biriktirdiği bir öfke var  ve bu öfkeyi karnındaki bebeğe yönlendirmesi son derece anlaşılabilir. Filmin en önemli odağı olan bu  öfke yüzünden kendini suçlayan Cleo bununla son derece gerçekçi çekilmiş olan çocuğunun ölü doğduğu sahnede değil de yüzme bilmemesine rağmen, ölümü göze alarak çocukları boğulmaktan kurtardığı sahnede yüzleşiyor. Hem duygusal hem de fiziksel olarak onu yıpratan bir olaydan sonra yani zayıf bir anında  bu öfkeyi belki kendisine bile ilk kez itiraf ediyor ama yazarken bile son derece dramatik olan bu sahnede  her şey bir anda olup bitiyor sanki. Çocukların hayatta kalma mücadelesini, paniğe kapılmalarını ve  hatta itiraf anında Cleo’nun yüz ifadesini bile göremiyoruz.  Bu olay yani deniz kenarındaki sahne iki saatlik bir filmin kırılma anı, neredeyse bütün dramatik zenginliği olunca gerek uzak çekim tercihi, gerek süresi nedeniyle teknik olarak mükemmel olsa da çok güzel resimler,sesler içerse de  duygusal bir zirve yaratmakta, seyircinin kalbine dokunmakta  yetersiz kalıyor kanımca.

Sonuç olarak karşımızdaki teknik olarak mükemmel ama ele aldığı neredeyse hiçbir konunun altını çizmeyi tercih etmeyen, olaylara karşıdan bakan, yönetmenin kalbi yerine zihnine kilitlediklerini anlattığını düşündüren begeselvari bir film. Bu minimal anlatım tarzını, teknik başarıyı taktir etmemek mümkün değil belki ama ben kusurlarına rağmen duygusu daha yüksek hikayeleri, daha mesafesiz, daha içten bir sinema dilini tercih edenlerdenim, iyi seyirler.

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.