Menü

Star Wars; The Rise of Skywalker

Toplamda 11 filmden oluşan Star Wars serisi geçtiğimiz günlerde vizyona giren The Rise of Skywalker ile en azından şimdilik ve hikaye bazında tamamlandı. Öncelikle belirtmekte fayda var, her ne olursa olsun,  Star Wars filmlerinin efsanesi ve kurduğu evren bu seriyi 70’lerden 2010’a kadar taşımayı başardı. Hatta belki bir üçlemeye daha çoğumuz hayır diyemeyiz.

İlk üçleme zamanının koşullarında bir kahramanlık ve büyüme öyküsü anlatıyor ve bu hikayeyi müthiş bir hayal gücü ile kurduğu evrenin üzerine yazıyordu. Hem bu dünyayı hem de bize sunduğu karakterleri bir nesil benimseyip bağrına bastı, çocuklarına izletti ve efsane gitgide büyüdü. Aslında 2000’li yıllara girerken ikinci bir üçleme çekmek bir açıdan büyük riskti. Nitekim ikinci üçlemenin ilk filmi The Phantom Manace(1999), plastik görüntü yönetimi ve içi boş bulunan öyküsü ile ilk görücüye çıktığında yerden yere vuruldu. Hala da ilk iki üçlemenin en sevilmeyen filmi olabilir. Ancak ikinci üçlemenin öncül öykü oluşu ve gittiği yerin daha ilk filmden belli oluşu en büyük avantajı oldu. En başından küçük sevimli Anakin’in Dart Vader olacağını biliyorduk ve tüm öykü buna göre yazıldı, planlaması da buna göre yapıldı. Dolayısıyla her daim çekici olan ışın kılıcı dövüşleri, yıldız savaşları arka planda akarken biz Anakin’in büyümesini, omuzlarına yüklenen sorumluluklarla yalnızlaşması, aşık olmasını, çevresindeki çemberin giderek daralarak onu getirdiği noktayı  izledik asıl olarak. Revenge of Sith’te  Anakin’in   onlarca küçük Jedi’yi katletmesine  bu nedenle inandık. Ona hem acıdık hem de nefret ettik. Hatta ikinci üçleme, ilk üçlemenin belki de biraz hızlıca gerçekleşen ve inandırıcılığı eksik kalan kısmına da yani Vader’in oğluna olan sevgisinin onu değiştirmesine de anlam kazandırdı ve ikinci üçlemenin özellikle son filmi  iki üçlemeyi bir bütün haline getirmeyi başardı.

Üçüncü üçleme ise iyi fikirler içermesine rağmen maalesef en çok bu planlamayı yapamadığından, karakterlerin gelişimini, dönüşümünü yeterince yansıtamadığından diğer iki üçlemenin sureti olarak anılmaya mahkum. Aslında Kylo-Ren’i yani en önemli Jedi olması gereken bir Skywalker’ı, Han Solo ve Leia’nın biricik oğlunu kötüye evirmek riskli ama ilgi çekici bir hamleydi.  Ancak sırtını nostaljiye yaslayan, yıllar sonra üstelik  IMAX olarak bize yıldız Savaşları izleten, biraz tekrara gitse de serinin ruhunu da iyi yansıtan Force Awakens ağzımıza bir parmak bal çalsa da Kylo-Ren’in öfkesini, babasını öldürecek noktaya gelişinin hikayesini hiç anlatmadı. Belki ilk filmin daha çok Rey’e ve Finn’e odaklanması anlaşılabilirdi ama o kısımda da ortaya attığı soruları hikayeye yedirebilecek  sağlam temeller atamadı. İkinci film Last Jedi’de  ise yönetmen değişikliği(Yönetmen koltuğu JJ Abrahams’tan Rian Johnson’a geçmişti) filme hem olumlu hem de olumsuz olarak yansıdı. Last Jedi ayakları çok daha fazla yere basan, dramatik ve görsel olarak daha doyurucu ve seyir zevki yüksek bir filmdi. Seriyi de yüksek olasılıkla daha karanlık bir noktaya vardırmayı amaçlıyordu. Rian Johnsonn üçüncü filmi de çekse veya Abrahams ikinci filmi çekse iyi-kötü değil ama üçleme kendi içinde çok daha tutarlı olabilirdi. Ancak son filmde hayranlardan gelen baskılar nedeniyle stüdyo tekrar JJ Abrahams’a dönünce Last Jedi’deki tüm dramatik hamleler, sınırlı da olsa karakter gelişimleri de boşa gitmiş oldu.

Serinin en son filmi olan The Rise of Skywalker’a gelince film  en azından devamlılık ve tutarlılık içeren karakter gelişimleri ve bir  dramatik altyapıdan yoksun olduğundan aslında elinde yeterli malzeme mevcut olsa da gayet yüzeyel ve kolaycı bir yol izliyor. Star Wars hayranlarını memnun etmek adına filme eklenen klişelerle, eski hassasiyetlerle, manasız kaçıp kovalamacalarla   adeta seyirciyi oyalıyor. Aslında  Rey’in nihayet ortaya çıkan kimliği de serinin ruhuna  uygun ve onun  arayışını daha da karmaşıklaştırmak açısından gayet iyi bir fikir ama  filmin ne yazık ki Rey’in bu kafa karışıklığını işlemeye hem niyeti yok hem de bunun  için fazla vakti kalmıyor. Karakter gelişimlerinin ve çatışmalarının sadece eski kahramanlardan öğütler, hayaller, tekrar canlandırmalar şeklinde  yansıtılmış olması ne yazık ki The Rise of Skywalker’ın inandırıcılığına büyük zarar veriyor. Ayrıca film üçlemenin dramatik yapısına  çok fayda sağlayabilecek güçlü bir ayrıntı olan ve Last Jedi’de altı çizilen  Kylo-Ren ile Rey arasındaki  bağı da efektif kullanamıyor. Bu nedenle de başkarakterler için yazılan kağıt üzerinde oldukça çarpıcı olan final sahnesi  bile  yeterli duygusal etkiyi bırakmıyor. Bu iki karakterin, birinin iyi, diğerinin kötü tarafta olmasını belirleyen unsurlar, DNA, midikloran, yaşamış oldukları olaylar yani  kim oldukları  eğer ikinci filmde ortaya çıkmış ve altyapısı kurulmuş olsa hem üçleme hem de son film çok daha ileri noktalara varabilirdi.  Biri  Han Solo ve Prenses Leia’nın oğlu olmanın baskısıyla, diğeri ise kimsesiz büyümüş olan iki genç insanın yaşadıkları, hissettikleri, motivasyonları, hayatlarının amacını bulmalarını  bir direniş öyküsünün eşliğinde izleyebilmek kuşkusuz çok daha keyifli olabilirdi.

Rey karakterini canlandıran Daisy Ridley seri için kanımca çok doğru bir tercih.  Baştan beri hem aksiyon sahnelerinde hem de dramatik sahnelerde rolünü gayet iyi sırtladı ve bu filmde de kendisine alan açılabildiği kadar iyi bir performans sunuyor.  İlk iki filmde hele ki Dart Vader ile karşılaştırıldığında Adam Driver(Kylo-Ren) epey yadırganmış  olsa da rolüne son film itibarıyla daha iyi uyum sağlamış gibi görünüyor.   Yani kötü adam olarak  yeterince karizmatik olamayan Adam Driver’ın yolu nispeten çetrefilleştikçe, karakteri ikileme düştükçe daha başarılı bir performans gösterdiği söylenebilir. Zaten iki başkarakterini bile çok detaylandıramayan, kimlik karmaşalarını, büyüme hikayelerini derinlikli anlatamayan film Finn (John Boyega), Poe (Oscar Isaac) hele Rose(Kelly Marie Tran)  gibi yan karakterler açısından daha da zayıf bir çizgide ilerliyor.  Oysa eski bir stormtropper olan Finn için de, omuzlarına bütün filonun yükü binen asi pilot Poe için de dişe dokunur öyküler izleyebilirdik. Son olarak, filmde General Hux karakterinin ve onu canlandıran Domhnall Gleeson’un  da harcanıp gittiğini belirtmeden geçmeyelim.  

The Rise of Skywalker olay örgüsü inandırıcılıktan uzak ve senaryosu çalakalem olsa da tempo açısından ve kurgusal olarak çok fazla aksamıyor. Son komplo, son savaş ve isyanı tabana yayan savaşın kazanılma şekli nispeten tatminkar. Her filmde evrene eklenen robot kuralı bu filmde de bozulmuyor ve Pixar Stüdyolarının sembolü olan lambayı anımsatan D-O yine çok sevimli. O muhteşem müzik eşliğinde ufukta görünen filo her daim olduğu gibi heyecan yaratmayı başarıyor.  Işın kılıcı dövüşleri de önceki iki filme oranla çok daha etkileyici. Üçlemeye yazılan son ise artık perdeyi kapatıyor gibi görünüyorsa da bundan sonra gelebilecek filmler için birkaç ufak bahane hazırlamayı da ihmal etmiyor.

Sonuç olarak,  son üçleme öykü belki baştan yazılmadığı belki de yönetmen tercihi nedeniyle  elindeki malzemeyi har vurup harman savuruyor ve büyük bir fırsatı kaçırıyor ama yine de serinin hayranları için perdede o muhteşem dünyayı izlemenin çekici tarafı malum, iyi seyirler…

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.