Menü

True Detective 3. sezon Eleştirisi

2014 yılında Nic Pizzolatto  tarafından yazılıp Cary Fukunaga  tarafından yönetilen HBO dizisi True Detective gerek görüntü yönetimi ve atmosferi, gerek oyunculukları, gerekse suça ve  dedektiflerine derinlikli, neredeyse felsefi yaklaşımı ile  epey ses getirmişti. Ardından gelen 2015 yılında yine Nic Pizzolatto’nun yazdığı, tamamen farklı oyuncularla farklı bir öykü anlatan ikinci sezon ise özellikle ilk sezonun fanatikleri için hayal kırıklığı yarattı. Suç öyküsü olması dışında ilk sezonla pek fazla da ortak noktası olmasa da  2. Sezon  aslında belli açılardan kayda değer bir öykü anlatıyordu. İkinci sezonun beklenen ilgiyi görmemesi üçüncü sezon olacak mı sorusunu gündeme getirdi ve nihayet ilkinden yaklaşık  5 yıl…
yönetmenlik - 6
senaryo - 5
oyunculuk - 7.5
müzik - 5.5
kurgu - 5.5
görsellik - 6

5.9

User Rating: Be the first one !

2014 yılında Nic Pizzolatto  tarafından yazılıp Cary Fukunaga  tarafından yönetilen HBO dizisi True Detective gerek görüntü yönetimi ve atmosferi, gerek oyunculukları, gerekse suça ve  dedektiflerine derinlikli, neredeyse felsefi yaklaşımı ile  epey ses getirmişti. Ardından gelen 2015 yılında yine Nic Pizzolatto’nun yazdığı, tamamen farklı oyuncularla farklı bir öykü anlatan ikinci sezon ise özellikle ilk sezonun fanatikleri için hayal kırıklığı yarattı. Suç öyküsü olması dışında ilk sezonla pek fazla da ortak noktası olmasa da  2. Sezon  aslında belli açılardan kayda değer bir öykü anlatıyordu. İkinci sezonun beklenen ilgiyi görmemesi üçüncü sezon olacak mı sorusunu gündeme getirdi ve nihayet ilkinden yaklaşık  5 yıl sonra yine farklı oyuncularla farklı bir öykü anlatmaya soyunan üçüncü sezon yayınlandı. Son yıllarda yıldızı parlayan, Oscar’ın gediklisi olan Mahershala Ali’nin başrolde olduğu True Detective bu sezon anlaşılan  köklerine dönüyor ve organize suç yerine daha lokal, çocukların karıştığı ve yıllara yayılan bir öyküyü yine  iki dedektif üzerinden anlatıyor. İlk sezonla pek çok açıdan paralellik gösterse de üçüncü sezon işin içine görsellik, oyunculuk, yönetmenlik katılınca birinci sezonun bıraktığı etkiyi bırakmanın epey uzağına düşüyor.  

 True Detective, 1980’de Arkansas’ta iki kardeşin, Will ve Julie Purcell’in kaybolmasının ardından vakaya Wayne Hays (Mahershala Ali) and Roland West’in (Stephen Dorff)atanmasıyla başlıyor ve bu kez 35 yıla yayılan bir öyküyü üç ayrı zaman diliminde, soruşturmanın tekrar  açıldığı 1990 ve 2015 yıllarını da kapsayacak biçimde anlatıyor. Vietnam savaşına katılmış, iz sürücülük yapmış olan Wayne soruşturma vasıtasıyla hayatının aşkı Amelia (Carmen Ejogo) ile tanışıyor. Amelia’nın olay hakkında yazdığı kitap  öykünün başka bir katmanını oluşturuyor. 2015 yılında karısını yitirmiş, çocukları büyümüş ama hala olayın gizemini çözemediği için pişman, üstelik Alzheimer’la savaşan bir Wayne izliyoruz. 1990 ‘daki Wayne ise  yeni delillerle tekrar açılan soruşturmada yer alırken zaman zaman kendini yitiren, daha güvensiz, karısıyla arası bile  bu yüzden açılan  mutsuz bir adam.

True Detective’in kanımca en büyük sorunu aynı ilk sezonda olduğu gibi aslında son derece basit bir çözümü olan hikayeyi karmaşıklaştırmak için çaba gösteriyor oluşu. Aslında ne Wayne’de, ne karısı ne de ortağı ile ilişkisinde ne de kaybolma olayında sekiz bölüme  yayılacak  bir malzeme yok.  Birinci sezonun daha derinlikli karakterlere başarıyla hayat veren oyuncuları, özellikle Mathew Mc Conaughey’in imzasını taşıyan  başkarakteri ve yönetmen dokunuşu ağır temposuna rağmen dizinin seyir zevkini arttırıyordu ama 3. Sezon maalesef tüm bunlardan yoksun. 

Wayne ve Roland arasında  arkadaşlık birinci sezondaki iki dedektife göre son derece derinliksiz. Üstelik dizi siyah polis-beyaz polis çatışmasını, ırk ayrımcılığını iki dedektifin üzerinden  kurcalayacak gibi yapsa da bunu gerçek bir çatışma haline getiremediği gibi konuya dair neredeyse hiçbir şey de söylemiyor. Aynı şekilde hikayeyi belgesel yapmak isteyen ve Sarah Godon tarafından canlandırılan gazetecinin buldukları önem kazanacak diye bekliyorsunuz, o da olmuyor, hatta bu karakterin dizideki varlığı ne kadar gerekli o bile tartışılabilir. Karısıyla ilişkisine ve bu yöndeki pişmanlıklarına gelince, Wayne ve dizi aslında çözülmemiş vaka için galiba  Amelia’yı suçluyormuş gibi garip bir noktaya varıyor ancak bunun altı da pek dolmuyor. Wayne’nin çocuklarıyla, ortağıyla hatta karısıyla ilişkisi bile nerdeyse bütün dizi boyunca savruk ve  amaçsızca ilerliyor.  

Üstelik yine ilk sezonda olduğu gibi genel olarak ta pek bir söylemi de yok hikayenin.  Elimizde olan Wayne’nin zaman zaman sıkıcı olan hikayesinin detayları sadece. Alzheimer  bile sanki son zamanların modasına uymak adına diziye eklenmiş gibi. Wayne’in hayatını boşa harcamadığını kanıtlayabilecek ve  hayatını seyirci açısından önemli kılabilecek  tek şey olan çocukların kaybolma vakası da doğrusu hiç öyle komplike şekilde sonlanmıyor hatta Wayne’in hayatının anlamsızlığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Gerçi ne yazık ki dizi bunun bile pek altını çizmiyor.

Üstelik olaylar perdeye çok ta dinamik olmayan bir kurguyla yansırken bölümler ilerledikçe dizinin  anlatı tercihleri de  tutarsızlaşıyor. İlk bölümlerde zamansal geçişler sadece kostüm, saç kesimi  gibi ayrıntılarla vurgulanırken bu geçişlerin son bölümlerde Wayne’in kendini uzaktan izlemesi şekline dönüşmesi hastalığının ilerlemesi olarak algılanabilir belki ama yine de son sahne ve hastalığını ilk bölümden itibaren var olduğu  düşünüldüğünde bu tercihin en başından itibaren kullanılması  sanırım çok daha şık olabilirdi. Yine hastalığını bir sonucu gibi gösterilen Wayne’in karısının hayalini  görmesi, hatta ondan ipuçları alacakmış gibi bir hava yaratılması,  hele ki bu yıl izlediğimiz Castle Rock’ın Alzheimer’a getirdiği özgün yorum  düşünülecek olursa son derece yavan ve demode duruyor.

Dizinin ne yazık ki polisiye öyküsü de epey sıkıntılı. İlk altı bölüm çoğu gereksiz detaylarla dolu olayları anlatırken bize hiç ipucu vermiyor. Bulunan ama kovalanmayan ipucundan geçilmezken, pek çok olay havada kalıyor. Oysa polisiye bir öyküyü sevme nedenimiz bizi yavaş yavaş ilerleyen ve çözülen gizemlerle şaşırtmasıdır. Defalarca aramayı planladıkları adamı son bölümde nerdeyse öylesine bulup ta konuşturunca çözülen bir gizemin, benzer öyküleri çok daha zeki çözümlemelerle izlemiş seyirciyi memnun etmemesi pek te şaşırtıcı değil.

 İkinci Oscar’ını geçtiğimiz günlerde kazanan Mahershala Ali, genç Wayne’in öfkesini ve korkularını, yaşlı Wayne’in güvensizlik ve sarsaklığını  vücut dilini de kullanarak gayet iyi yansıtıyor perdeye.  Çoktandır pek ortalarda görünmeyen ve epey yaşlanmış olan  Stephen Dorff ve Amelia’ya hayat veren Carmen Ejogo da Ali’ye  iyi ayak uyduruyor. Çok iyi bir oyuncu olduğunu bildiğimiz Sarah Godon ‘un ise bu önemsiz, pırıltısız rolü kabul etmiş olması ise büyük talihsizlik olmuş.

Sonuç olarak True Detective’in  üçüncü sezonu, ilk sezonunun sinematografi, oyunculuk ve müzikleri ile örtmeyi başardığı kusurlarının iyice gün yüzüne çıktığı,  söyleyecek fazla sözü olmadığı gibi biçimsel olarak ta, polisiye olarak ta yaratıcılıktan uzak bir devam sezonu olmaktan gidemiyor ne yazık ki, iyi seyirler…

 

 

Yazılarımızdan haberdar olmak için abonemiz olun.